HDP’ye dönük, şiddet, baskı, inkâr ve iradesi üzerine kurulmaya çalışılan ipotek siyaseti her gün katlanarak büyüyor. Tam bir sonuç alamadığını bilen iktidar, gözünü yerel seçimlere ve kayyumları meşrulaştıracak bir zafere gözünü dikmiş durumda.
Bütünlüklü bir stratejinin işlediğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Demokratik alanın baskı altına alınarak hareketsiz bırakılması,
Meşruluk ve hakikat zemininin içinin boşaltılarak, puslu havanın hâkim kılınması,
Demokratik zeminin en güçlü ve etkili alanlarından biri olan HDP’nin ve çevresinin içinin boşaltılması,
Operasyonlar, tutuklamalar, tehditlerle boşaltılan alanların hızla sistem içi çizgiye çekilmesi vb şeklinde sıralanabilir bu durum.
Devleti, kısmen kendi iktidar tekelinde birleştiren anlayış ne kadar başarılı oldu, olmuş mudur, elbette bu çok yönlü tartışılır, tartışılıyor ve tartışılacaktır.
HDP’yi etkisizleştirmeye dönük yürütülen fiili ve psikolojik savaşın çoklu bileşenleri, kendilerini farklı renklerde tanımlasalar da, “devletin bekası” söylemi içinde aynı ağızda geviş getirmeye hız kesmeden devam ediyorlar, bu çok net.
15 Temmuz sonrası çöken sistemi, “Devletin yeniden kurulması” olarak tanımlayanlar, bu tanımlamaya uygun olarak tüm gerici güçleri bir araya getirdiler. Üzerinde ortaklaştıkları ve adına “FETÖ” dedikleri o “yeni” düşmanın, devleti yapıştırmak için tek başına yeterli olmadığını bildiklerinden, “düşman” kategorisine her dönem layık gördükleri Kürtleri hedefe oturtup, geceden gündüze, gündüzden geceye de nöbetçi “dış düşman” bulup, buluşturup, kitlelerin önüne attılar.
HDP’ye yakın olan, duran, dayanışan her kesime hızla yöneldiler. Hız önemliydi, yavaşlamak büyüyü bozabilirdi. Bu yüzden ayaklarına takılacak ve hızlarını kesebilecek her “taşı” ortadan kaldırdılar.
Çeperi olabildiğince geniş tutarak korku alanını büyüttüler.
HDP ile yan yana gözükmeyelim-cileri, ne olursa olsun ağızlarına almayanları, yok-muş gibi yapmanın kılıfını bulanları zimmi “koruma” altına alarak, RTE karşıtlığı pozisyonunda tuttular.
Bu karşıtlığın, iktidarın hareket alanını her daim güçlendirmesini kendi hanelerine, karşıtlık pozisyonundan sağa sola kılıç çekerek, üretilen popülizmi ise muhalefetin hanesine yazarak, “danışıklı dövüş” arenası kurdular.
Kime dokunulup, dokunulmayacağının, HDP ve Kürtlerle araya konulan mesafeye göre belirlendiğini bilen, bin odalı çalışkan saray takımı, kırmızı çizgiyi aşmadan, kendine “atar” alanı sağlayıp, çizgi dışına çıkarak sistemin dişine dokunanlara, ince ayarlarla hep çeki düzen verdi.
Muhalefetin çıbanbaşı Halkların Demokratik Partisi’ydi ve 4 Kasım günü, imha mutabakatında anlaşanların onayıyla, operasyona start verildi. Eş başkanlar, milletvekilleri zamana yayılmış bir alıştırma yöntemiyle cezaevlerine taşındı. İlk anda güçlü bir karşı koyuşun ortaya konulamaması süreci hızlandıracak ve gerici mutabakat bundan aldığı güçle baskının kapsama alanını genişletecek, tüm kazanımları yok edecek, ayaklar altına alacaktı.
Amaç, HDP’yi işlevsizleştirmek, marjinalleştirmek değildi. Tırpanladıkça karşısına daha büyümüş olarak çıktığını, çıkacağını biliyordu. Bu yüzden, operasyonlarla HDP içinde derin bir boşluk yaratmayı ve sistem içi çizgiye çekmeyi hedeflemişti. Operasyonlar tamamen bu boşluğu yaratmaya dönük geliştirildi. Böylece direniş yerine uzlaşı, mücadele yerine diplomasi, sokak yerine parti, dernek salonları, ilkeler yerine pragmatizm, vefa yerine ayak oyunları, emek yerine hazıra konmacılık, hakikat yerine dedikodu, umut yerine sıkışmışlık görüntüsü hakim kılınacak ve etkisizleştirip, yönlendirmek müthiş sonuç alıcı olacaktı. Eş Başkanlar, Milletvekilleri, Belediye Başkanları, binlerce parti üyesi tam da bu çizgi hâkim olsun diye cezaevlerine dolduruldu.
Operasyonların başladığı 4 Kasım 2016 tarihinde, Demirtaş’ın ” Ben ve arkadaşlarım bu hukuksuz sivil darbeye karşı her yerde ve her aşamada dimdik durmaya devam edeceğiz” diyerek, “Mutlaka Kazanacağız!” sözünü mahkemeden dışarı taşıması, HDP’nin içinin boşaltılamayacağına, direniş geleneğinin mutlaka üstün ve haklı çıkacağına dair tarihsel bir güven duygusunu yansıtıyordu.
O güven duygusunun, HDP’ye oy vermiş, inanmış, emek vermiş milyonları bir arada tutan şey olduğu, operasyonlara, tehditlere, tutuklamalara rağmen barajı bir kez daha yıkan kararlılık göstermiştir.
Buradaki asıl başarıyı HDP’nin varlığında değil, HDP’nin içini dolduran direniş geleneğinde, onun yarattığı güven ilişkisinde, bu ilişkiyi sağlamlaştıran eleştiri-özeleştiri kültüründe ve gelecek düşünün sahiplenilmesinde aramak gerekir.
Güven ve vefa duygusunu HDP’ye yabancılaştırmanın her yolunu deneyen iktidar merkezli gücün ve bu gücün etrafında pusuya yatanların beklentileri azalmış değil lakin meşruluk ve hakikat karşısında kazanamayacaklarını biliyor olmalarının, başlı başına bir ızdırap verdiği gerçeği de hiç kötü gelmiyor insana. Beklentileri azalmayacak ama ızdırapları da bitmeyecek.
İktidarı, kendi çıkarları için ayakta tutan gerici mutabakat ise zamanın geldiğini düşündüğünde, hızla birbirini boğazlamaktan bir an bile tereddüt etmeyecektir.
Eğer bugünden yarına güçlü bir demokrasi cephesi kurulamaz, bütünlüklü bir duruş ortaya konamaz ve inisiyatif geliştirilemezse, karabasan el değiştirecek ve onu geriletmek bugünün koşullarından daha zor olacaktır.
Bu yanıyla, bütün mücadele yükünü HDP’nin sırtına yüklemek, en az HDP’yi hedefe koyanların acımasızlığı kadar ağırdır. Her şey olup bittikten sonra, hiçbir şey olmamış gibi yapabilecek bir vicdansızlık maalesef buralarda kendini gizliyor ve celladı oluyor hakikatin.
HDP’nin sol güçlerle, ezilen tüm kesimlerle kurduğu mücadele ortaklığını bir “yük” olarak gören tartışmalar, zaman zaman aşağılamaya varan söylemler, “BİZ”i güçlendirmiyorsa, karşıtını güçlendiriyor demektir. Kısmen oluşan boşluğu, “ilkel milliyetçilik” ve liberalizm arasında pay ederek doldurma telaşı, pek iştahlı görünse de, geçici hevesler olmaktan öteye geçemeyecektir.
“Mutlaka Kazanacağız!” diyen o sesi büyütmenin yolunun, bir arada durmaktan geçtiği içselleştirebilirse, acımasızlığa bilenen ve onu ele geçirmeye çalışan gerici güçlerin arasında ezilen değil, umudu üçüncü bir yol olarak alternatif haline getiren olmak çokça mümkün. Ezenler el değiştirebilir ama ezilenler buna izin verdikçe mümkündür bu. Daha doğrusu alternatifsiz bırakılan her kitle, ezenleri meşrulaştırmaya hep gönüllüdür.
Kırılamayan şey budur. İktidarlar da gücünü buradan devşiriyor.
HDP’ye ve toplumsal muhalefetin farklı kesimlerine yönelen devlet şiddeti, bu “gönüllülük” bağını sürekli kılmanın bir yolu olarak da karşımıza çıkıyor.
“Mutlaka Kazanacağız!” evet ama bu kendiliğinden olmayacak. Öyleyse, toplumsal muhalefetin tüm kesimlerinin, yükü paylaşacak ve mücadeleyi ortaklaştıracak bir kolektif direniş ağında buluşması, olmazsa olmaz olarak her kesimin önünde duruyor.

Önceki

Babaanne 'çete lideri' çıktı

Sonraki

''Halkın kendi mescitlerini kurma vakti gelmiştir''