Koskocaman zaman an an eksiliyor geleceğimizden, içimizi avutmaya yarayan anlara eklediği de oluyor yaşamın. Ama bir an ‘hani o en korkulanından’ geliyor, ömür öyle bir eksiliyor ki; ne koysak yerine, hangi gözle baksak da gelene dolduramıyor yandığımızın yerini.
Tam da öyle kıştan kaçan, bahara koşan bir sabahtı 22 Mart. O’nun göçüp gittiğini öğrendiğim sabah. Acıyla karılmış erken yaşları ömrünün kalan telaşlarına yetişememişti Kemal’in. Ah çocuk, kalbinde notalarıyla göçen çocuk…
Serince bir Mart sabahından ne beklenirdi diye düşünüyorum şimdi; baharın hayali, sarı sıcak yazların getireceği, Didar ananın evladıyla belki uzun uzadıya geçireceği. Bilmiyorum ki rutini neydi, o sabah ne yapacak, o yaza nasıl hayaller bırakacak? Hayal kurmak o uzaklarda lüks müydü, onu da bilmiyorum.
Ama o sabah galiba gidenden çok, kalanaydı telaşım, yaz hayalinden karakış ayazına düşen bir ana, benim de düşmüştü sanki ömrümün tam ortasına. Öğreniyordum ki; devlet, tüm kibrini kuşanıp düşmüştü bir ananın ocağına acı diye, diline evlat diye, kalan ömrüne yas diye. O devlet ecel olmuş sekiz karede alıyordu evladının canını. Ölmek doğanın kaderiydi, öldürülmekse doğunun. Kaderi kederle nihayetlenen hayatlar, ne de çoklar…Yurdun mayasında zulüm olunca, ölüm de ekmek gibi konmuş soframıza yıllar boyunca.
O sabah öğreniyor ve görüyorduk ölümü an an, dehşetle, öfkeyle, acıyla uyuşmuş gibi kıpırdayamadığımı hatırlıyorum; elini kolunu nereye koyacağını bilemez ya insan, ben de koyamamıştım sanki içimde nefesimi bir yere, dilimde hep o can yakan cümle; vah gidene..
Ya kalana..?
Sen dokunmaya kıyamazsın, inciteceğinden korkarsın; biri çıkar, kinini, öfkesini kuşanır, sırtını bir yerlere yaslamanın kifayetsizliğiyle öldüresiye dokunur evladına. Sonrası onlarca ananın defalarca tecrübe ettiği o beyhude çaba. ’’Oysa türkü tadında yaşamak isterdim’’ diyen o bilgelik hep yüreğin can ucunda..
Böyle aleni bir cinayete bile adaletin gelmediği ülkede, onlarca ay yaşadık mı üstüne, gülebildik yedik içtik mi, hiç mi eksilmedik? Galiba biz, bizi eksiltmeyen acılara alıştığımızda kaybettik. Biz olamayışımızdı aslında hayatlarımızı bu yokluğa açan kapı. Evladın yok, umudun yok, baharın yok, huzurun yok, uykun yok….
Peki, giden mi ölür, kalan mı?
Kalmışız, ölenden farksızız; yazıp çizmekten, çocukları öldüğü/doğduğu gün anmaktan öteye geçemiyorsa isyanımız, biz niye insanız, ne yüzle çocuklarımıza sarılırız? Öfkeyle, hoyratça defalarca dokundum aslında çamura, defalarca kaldırıp attım bir kenara ama hiç duramadı parmaklarım O’nun o gencecik omuzlarında. Yine de nihayete erdirdim asla unutmamak /unutturmamak adına. Kemal’in gidişinin bende açtığı yaradan kaçtım, zamana ve toprağa sığındım, bu çalışma benim kabuğumdur altı hep kanayacak olan.
Kemal Kurkut’un anısına saygıyla, daha da kimseler ölmesin umuduyla…

Önceki

Sıla'dan açıklama

Sonraki

Gökçer Tahincioğlu'nun adresi belli oldu