”Ben manav Mehmet Efendi değilim. Bilinçli bir seçmenim” sözü aklın, kast sisteminin geldiği son halin yalın cümlesi. O hal yani diğerini aptal, hasta, olarak ilan etmek öyle hızlı ilerledi ki geçen gün tramvayda bir Arap çocuğunun sesinden rahatsız olan Türkiyeli, Arap olduğu anlaşılan bir aileye ‘Burası benim ülkem defol’ dedi uluorta. Olay surların içinin gerçek İstanbul sayıldığı şehirde yaşandı. Sırasıyla defol deniyor tüm halklara. Şehri kuranlara dahi bu böyle. Bir halka defol denmeye başlanınca hepsine birden demenin ardı arkası kesilmiyor. Olduğu yerde kalanlara, topraklarını asla terketmeyenlerin de dilleriyle alay ediliyor. Ama bir yandan da aynı kişiler 4 gençten 3’ü bu ülkeyi nasıl terkederim hayalleri de kuruyor. Neyse, Arap aile ”hayır, ben değil sen defol” diye cevap verdiğindeyse Sözcü gazetesi bunu gayet içine sinmiş bir ırkçılıkla duyuruverdi. Sözcü ırkçılığını bir kez daha böyle duyururken, Arap bir çocuğun sesli mutluluğu onlara ağır gelirken, CNNTÜRK’de ‘’FETÖ’cülerin botu battı: 6 ölü’’ diyordu. Haber böyle verilirken hayatını kaybedenlerden 3’ünün bebek olduğunu Tüm Türkiye çoktan biliyordu. Böylece çocukların susmasında ağır bir kalpsizliğin kalp atışı duyuluyordu.

Bebekler, çocuklar için dahi konuşmadığımızda artık ne için konuşabiliriz?
Her türlü kötü gürültünün olduğu ülkemde bir tek çocuk sesleri fazla geliyordu!

Kendini daha yüksek görenler alçakta olanlarla aynı yerde yaşamak istemiyor. ‘Yeni Türkiye’de ki bu kast ‘eski’ olduğu iddia edilen Türkiye’den hiç de farklı değildi. Sadece kişiler yer değiştirmişti. Aysun Kayacı ”Eski Türkiye’de ‘Benim oyum dağdaki çobanla bir mi!’ diye bu durumu özetleyeli çok olmuştu. Aysun Kayacı bugün sessizlik içinde ama fikri bağıra çağıra yaşıyor.

Tam bu esnada Filipinler hükümeti ile Moro Müslümanları için savaşan örgüt ile barış ve özerklik anlaşması imzaladığında Türkiye Filipinleri tebrik ediyordu. Her tarafı denizle çevrili Filipinler’de hiç bir çocuk yaşamak için artık sulara açılmak zorunda kalmayacaktı. Uzaktaki özerklik seviliyordu ülkemde ve yine tam o anda Esad ile SDG şiddetin son bulması anlaşması için görüşmelere başladığındaysa büyük bir sessizlik vardı. Anladım, komşumuzda istemediğimizi uzakta istiyorduk.

Aynı şey olan özerklik, uzakta olunca kutlanabilirdi. Daha doğrusu ‘Kim özerk olabilir?’ sorusunun cevabına göre bu böyleydi. Eşitlik herkese değil kimilerine haktı, anladığımı bir kez daha anladım!. Suriye’de dahi Kürtlerin eşit olması istenmiyorsa başka nerede istenirdi ki? Yine ve yine tam o esnada ev hapsine alınan ABD’li Rahip Brunson üzerinden Nedim Şener ‘Rahip aslında Kürtleri Hristiyanlaştırmak istiyor’ diye, ‘’Alavere dalavere Kürt Mehmet yine nöbete” açıklaması yapıyordu. Kürtlerin Müslüman olduğunu onun ağzından da öğreniyorduk böylece. Ve ben yine anlıyordum ki Filipinlerdeki müslümanlar ile Kürtlerin arasında bir müslümanlık farkı vardı devlet için. Kürtlerin’in müslümanlanlığı, söz konusu ABD ise kabul edilebilir, Filipinlerse edilemezdi. Ve yine aynı anlarda Sosyal medyada Bir Suriyeli ile yapılan röportajda ‘’Neden ülkende savaşmıyorsun?” deniyordu. Oysa Türk Dış politikası açısından savaşılacak cepheler çoktandır belliydi. Esad cephesinde olsan kabul edilemez, SDG’de olsan kabul edilemez, Davutoğlu’ndan sora terörist ilan edilen Işid cephesinde de olmaz. Geriye bir tek OSÖ kalıyordu. Suriye’de kimlerin müslüman olup olmadığı da böylece tanımlanıyordu.

Bildiğim kadarıyla Kürtler müslümanlığı bir savaş sonrası değil, çoğunlukla kendi gönülleriyle kabul etmişlerdi. Tarihte Ezidilere de, Ermenilere’de zulüm yaptıklarını çok sonra özür dileyerek kabul ettikten sonra kimsenin gönlüne karışmamaya kara verdiklerini okumuşluğum da vardır.

Bu kötülükler birden bire olmadı elbette. Yıllar ve yıllar içinde birikenler bir anda sökün etti üzerimize.

Bilinci daha oluşmamış çocuklar öldüğünde, bilinçaltına sinmişliğin yerleştiği yetişkinler olarak ne diyoruz?

Kürt çocuklara kayıtsızlıkla başladı bu sinmişlik. Ceylan’la, Uğur’la. Dersim’in kayıp çocukları ile başladı. Hitler’den Struma gemisiyle kaçıp İstanbul’a gelen, çoluk çocuk yüzlerce Yahudi’nin herkesin gözleri önünde aylarca aç ve çaresiz bekletilip, Karadeniz’in karanlığına gömülmesine kadar süren sessizlikle başladı.

Ayhan Çarkın’ın itiraflarında öldürülen onlarca çoluk çocuğu anlatmasına rağmen ilgisizlikle başladı.

Chopin dinlememekten değil ama Kürtçe şarkı dinlemekten, kendi inancımızla istediğimiz gibi yaşamaktan, kendi dilimizle düşünmekten hapse atıldığımız çoktur. Cemevlerimize idrar yapıldığı çoktur.

Elbette böyle bir dünyada sorunlarla bazen başedemediğimiz anlarda hastalandığımız da olur. Belki sanatçı olmamızın kökleri biraz da da buradadır. Belki cezaevlerine atılsak da yazmamız, çizmemiz bundandır. Ama o hastalığımızı bizi insan kılandır da aynı zamanda. Bu ağır sessizlikte normal olmayacağız çünkü…
Az olsak da bir kişi olsak da Galileo gibi söyleyeceğiz’ Dünya yuvarlak, dünya yuvarlak’. Ki biz gibi hasta olmayan insaların dünyasında, daha geçen aylarda dünya düz ilan edilmedi mi?

Bir tek çocukların sesleri fazla geldi bu ülkeye. Bir tek çocukların…

Önceki

82 yaşındaki Topal'ın ölümüne neden olan polisler: Mağduruz

Sonraki

İşsiz kalan binlerce gazeteci ne yapıyor?