Ekim ayında, cezaevinde ikinci yılını tamamlayacak Gültan Kışanak.

12 Eylül darbesinin hemen ardından, Diyarbakır cezaevinde geçirdiği iki yılı da buna eklersek dört yıl ediyor. Bunu yaşadıklarıyla çarparsanız, mücadele ve bedellerle dolu bir ömür çıkar karşınıza.
“Cezaevi Müdürü Binbaşı Esat Oktay Yıldıran vardı… Bir gün bizim kadınlar koğuşuna girdi… Herkes ayağa kalktı, ben kalkmadım… Sırf içeri girdiğinde ayağa kalkmadım diye, sırf bu gerekçeyle beni köpeği Co’nun kulübesine tıktırdı. Köpeğinin bile kalmak istemediği, pislik içinde, küçücük bir kulübeydi bu… Bir gün değil, iki gün değil, bir ay değil, iki ay değil, tam altı ay orada kaldım. Nefes almanın bile zor olduğu o kulübede bana her gün dayak attılar, her gün işkence yaptılar.”

Bunları yaşadığında 19 yaşındaydı.
Diyarbakır Cezaevinde, tutuklu olarak geçirdiği iki yılda yaşadıklarından, bir parça anısını bırakmıştı bize. Anlatılan bizim hikâyemiz olmayı başaramadığı ve ne yaşanırsa yaşansın, yapılanlara bir haklılık çıkaran şoven barikatları aşamadığı için, benzer yüzlerce, binlerce yaşanmışlıktan biri olarak kaldı bir yerlerde.
İnsan her defasında öğreniyor yeniden ve yeniden bir yerlerde kalmış, bırakılmış olmanın nasıl bir vahşet olduğunu ama en kötüsü bilenlerin, duyanların, okuyanların mış-lı, muş-lu cümlelere iltica ederek, yaşanan her şeyi normal-miş gibi yapabilme becerileridir.
Yıllar geçti aradan, Kışanak zindanında geçirdiği o şehrin ilk kadın belediye başkanı oldu. Hissedenler için, insanın tüylerini diken diken eden bir andır bu.
Sonra mı?
Belediye başkanlığı gasp edildi, yerine bir kaymakam atandı. Kışanak tutuklandı ve yeniden cezaevine alındı ve hakkında, iyi yüz kırk yıl hapis cezası isteniyor.
Aradan geçen iki yılda, onunla ilgili ne doğru dürüst bir haber, ne bir ses, ne de güçlü bir tepki ortaya çıkmadı.
İçerinin adabıdır kendisi için bir şey istememek, şikâyet etmemek ve duygusunu kimseyi suçlamadan siyasi bir ağırbaşlılıkla dile getirmek ama dışarısı sessizliği bozamadığında, elini taşın altına koyamadığında, bu adap, insanın kendi kendisine yüklediği acıya dönüşür.
Kışanak, Faysal Dağlı’ya verdiği yazılı röportajda “… basının arayıp sorduğu, davasını takip ettiği yok. Çok acı ama bir kez daha 12 Eylül sürecini yaşadığım ‘sesimi duyuramama’ hali ile karşı karşıyayım” diyor ve hemen siyasi adabın dili ile ekliyor “Sorun sadece benim kişi olarak bunu yaşamam da değil, memleketin 12 Eylül darbe koşullarına, atmosferine dönmüş olması …”
Kışanak’ın, sanal yargılamaya, tutukluluğun bir işkenceye dönüştürülmesine ve hukuksuzluğa karşı gösterdiği direnişin, ne kadar anlaşıldığı, dışarıda ne kadar karşılık bulduğuna dair cevabı ise hala arıyoruz.
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun, HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan’ı arayarak, açıkça tehdit ettiğini, yine tuhaftır ki kendisinden öğrendik. Şişinerek açıkladı devlet hünerini.
Filiz Kerestecioğlu’na silahını göstererek “işte buna güveniyorum” diyen polisin cüretine tanıklık ettik.
Garo Paylan’ın, boğazını sıkan polisin ellerini ve gözlerindeki nefreti gördük.
Figen Yüksekdağ’ın, mazeret bildirmesine rağmen, zorla SEGBİS sistemi ile mahkemeye katılımının sağlandığını okuduk.
Evet, bir partinin Eş Genel Başkanlığını ve milletvekilliği yapmış Figen Yüksekdağ’a, “ZOR” yani fiili şiddet / tehdit uygulanarak SEGBİS aracılığı ile katılıma zorlanmasının ne anlama geldiğini, herkes biliyordur sanırım.
Selahattin Demirtaş, aynı sanal yöntemle yargılanıyor ve savunması alınmadan 4 yıl 8 ay, aynı davadan tutuksuz yargılanan Sırrı Süreyya Önder ise 3 yıl 6 ay ceza alması, yine hepimizin gözü önünde oldu. Kaldı ki açılmış başka davalar var ve yeni cezalar yolda.
Tutuklu Van Belediye Başkanı Bekir Kaya’ya verilen cezanın haberi düştü önümüze. “15 yıl hapis”
Diğerlerinin başına ne geldiğini, ne yaşadıklarını, ne hissettiklerini, ne düşündüklerini ise ara sıra duyabiliyoruz. Ara ara düşen tek tük haberlerden anlamlar çıkarmaya, hissetmeye, algılamaya çalışıyoruz. Ne acı!
Kışanak’ın dediği gibi “12 Eylül döneminin baskı ve atmosferi var” lakin Kürt siyasi hareketinin o günü ile bugünü arasında, toplumsal muhalefet etkisi ve örgütlülük gücü arasında da bir uçurum var.
Toplumsal muhalefet kesimlerinin çok parçalı olmasına rağmen, sesi ve yaşananları taşıyacak bir dayanışma ağı hala mevcut.
Sosyal medya ve Batı kamuoyunda karşılık bulacak bir dinamik var ki bunu defalarca gördük.
Demokratik siyasetin en önemli dinamiği olan HDP ise temsil ve politik yetkinliği yüksek olan bir tabana sahip ve bu tabanın doğru politikalarla aktif hale gelecek kocaman bir vicdanı var.
Rosa Luxemburg, “Hareket etmeyen, zincirlerini fark edemez!” diyor.
Evet, HDP’de yaşanan atıllığın kaynağını bu sözde arayabiliriz. Sadece HDP’de değil, iddiası olan tüm muhalif kesimler için de bu geçerli.
HDP’nin dinamik ve etkili isimlerini cezaevlerine doldurulması, bir kısmının siyaset yapamaz hale getirilmesi, bir kısmının ölüm tehditleriyle ülke içinde var olma koşullarının ortadan kaldırılması ve yalnızlaştırılmasının, sahada geniş bir boşluk oluşturduğu çok açık.
Devletin, genel olarak, kendine tehdit gördüğü tüm yapılar üzerinde uyguladığı bir stratejidir bu.
Böylece, oluşan derin boşluk üzerinden hamleler yapmak, yön vermek, siyaset biçimlerini kontrol altında tutmak, kurulan sözleri, kelimeleri, cümleleri esir almak, “diplomasi” denilen alana hapsetmek ve nihayetinde hareketsizliği hâkim kılarak, öncü olma gücünü ortadan kaldırmak mümkün hale gelebilmektedir.
HDP, sadece rehin alınan siyasetçiler, belediye başkanları, milletvekilleri ve parti üyeleri üzerinden direniş hattını kurabilse ve Cumartesi Anneleri’nden, yakılan ormanlara, emek mücadelesinden, tüm baskı ve şiddet politikalarına kadar bunun etrafında siyaseti örgütleyerek, mücadeleyi merkeze toplayabilse, seçmeni ve toplumsal muhalefet buna asla duyarsız kalmayacaktır ama söz bu yola geldiğinde, bir sessizlik kendini orta yere bırakıyor.
Bir yandan orman yangınlarına koşmak, bir yandan Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılmasını talep etmek, bir yandan meclis içi siyasete cevap yetiştirmek, elbette kısmi bir duyarlılık ve görünürlük sağlıyor lakin bunların hepsinin bağını, içeride bedel ödeyen ve “sesimi duyurmakta zorlanıyorum” diyen o sesin siyasi adabı ve Demirtaş’ın “sokağa, öne çıkmalıyız” diyen seslenişi ile birleştirilemezse, tökezlemek kaçınılmaz olacaktır ve yarını mutlaka etkileyecektir.
Böylesi bir dönemde, sadece seçim kazanmaya ve içeride/dışarıda “diplomasi” yapmaya dayalı siyasetin, sokağın örgütlenme, direnme dinamiklerini törpülemesi ve bir bilinmezliğe sürüklenerek, HDP ile seçmeni arasındaki bağı zayıflatması ve beraberinde kopuşları ve güvensizliği getirmesi riski hiçte göz ardı edilecek bir olgu değil.
Sokağın ve seçmenin biraz nabzını tutar, kulak kabartırsanız, birçok kırılgan cümle duyar ve bunun en temel nedenlerinden biri olarak, doğru temsil edilmedikleri ve içeridekilerin yalnız bırakıldığı üzerine şekillendiğini görürsünüz. En önemlisi ise, eleştirilerinin bir öfkeye dönüştüğüdür. Dünden bugüne biriktirilenlerin tüketildiği duygusu, hiç de yalnız değildir.
Bunu bir değişim talebi olarak okumak da mümkün.
İçeridekilerin sahipsiz ve seslerinin habersiz kaldığı bir ortamda, yerel seçimlerde “belediyelerimizi kayyımlardan alacağız” söylemi ne kadar etkili olur, bu bir tartışma konusudur.
Cezaevlerine doldurulan seçmen iradesinin güçlü sahiplenilmesi, bunun mücadelesinin örgütlenmesi, belediyelerin geri alınmasından daha kıymetli ve etkili olacağını, aynı zamanda seçimler içinde büyük bir moral güç sağlayacağını, bu gücün ilan edilecek öz eleştirel belediyecilik anlayışı ile beslendiğinde, yeniden kenetlenmenin yaşanacağı söylemek yanlış olmayacaktır.
Bu başarılamazsa, siyaset ve hayat kendisine yeni bir yol açmayı zorlayacaktır.
Kimse vazgeçilmez değildir, “siyaset” de öyle. Hareketsiz kalmayı ve zincirlerle barışık olmayı dayattığında ve artık bir engel olmaya başladığında, yeni bir yol bulunması kaçınılmaz olur.

Önceki

Merkez Bankası, faiz kararını açıkladı

Sonraki

3'üncü havalimanı inşaatında eylem devam ediyor