Nejbir Aydoğan

24 Kasım 1994…

Benim hayatım boyunca yüreğimde yara olan tarih. Ben henüz iki yaşındayken sabahın şafağında askerler ve korucuların köydeki evimizi bastığı, babamı çocuklarının ve eşinin gözünün önünden alıp götürdükleri tarih. Ve bir daha geri dönmediği tarih.
Ben bilemem ki o sabah neler olduğunu, anlatılanlardan biliyorum hep. Askerler ve korucular sabahın erken saatinde evimizi basıyorlar. Evde iki yaşında bir bebek ve üç tane çocuk var. Kimin umrunda. Çünkü Nihat Aydoğan alınacak. Emir büyük yerlerden gelmiş belli. Annemi ve kardeşlerimi ahıra kilitleyip tehdit etmişler, dövmüşler, ağza alınmayacak küfürler etmişler. Ama bilmiyorlar ki benim annem nasıl gururlu. Nasıl dimdik ayakta durduğunu. Çünkü onlar bunların tadına hiç bir zaman varamayacaklar.
Babam…
İsmini anmaktan korktuğum, fotoğrafına bakmaktan çekindiğim.
Bilmem ki ‘baba’ kelimesinin nasıl dolu dolu söylendiğini, babanın nasıl sevildiğini, beni nasıl seveceğini, saçımı nasıl okşayacağını.
Bilmem ki. Hiç tatmadım ki bu duyguları. Ben hiç baba diyemedim. Hiç. Babam beni okula götüremedi. Benim ilk okumayı öğrenme heyecanımı göremedi. İlk ismimi yazdığımda nasıl heyecanlandığımı göremedi. Çocuk aklı ya ilk babamın olmadığını söylediğimde çocukların benimle nasıl dalga geçtiğini, nasıl ağladığımı göremedi.
Baba ne demekti?
İnsanın babasının olması nasıl bir şeydi?
Ya bir baba evladını nasıl sever?
Ben bunları hiç bir zaman bilemeyeceğim.
En çok Galatasaray Meydanı’nda konuşan çocukları dinliyor mu devlet büyükleri diye merak ederim. Acaba dinleseler neler hissedeler, neler düşünürler. Azıcık da olsa vicdanları sızlar mı diye düşünürüm.
Kendimi bildim bileli annemle beraber Galatasaray Meydanı’na giderim. Hiçbir zaman yalnız olmadığımı unutmuyorum. Benim gibi onlarca insanın olduğunu unutmuyorum. Meydandaki insanlar birbirinden güç alırlar. Ben babamın anmasının yapılacağı günler daha duygusal olurum meydana gidene kadar. Ama o insanları görünce cesaretlenirim, yalnız olmadığını bilirim.
Biz sadece gidebileceğimiz bir mezar istiyoruz. Ben babamın mezarını gidip onunla konuşmak istiyorum. Helin dedesinin mezarına gidip çizdiği resimleri göstermek istiyor. Annem 24 yıldır yaşadıklarını anlatmak istiyor. Bizi tek başına nasıl büyüttüğünü anlatmak istiyor. Ablam 12 yaşında çalışmak zorunda kaldığında nelerle karşılaştığını anlatmak istiyor. 9 yaşındaki abim 12 katlı handa sabahtan akşama kadar nasıl çay dağıtıp akşam eve geldiğinde yorgunluktan ağladığını anlatmak istiyor. 10 yaşındaki abim tekstil atölyelerinde çalışırken ellerini makasla nasıl kestiğini anlatmak istiyor.


Bu yaşanılanlar aslında o meydanda her hafta oturanların yaşadıklarından farklı değil. Onlarla konuştuğunuzda benim yaşadıklarından daha büyük acılarla karşılaşabilirsiniz. Bizim yaşadıklarımız sadece bir kısmı.
Biz failler bulunana kadar her hafta o meydana gitmeye yemin ettik. Failler bulunup cezalandırılıncaya dek o meydandayız. Avazımız çıktığı kadar bağırmaya devam edeceğiz. O meydanda tek bir insan kalıncaya dek hesap sormaya devam edeceğiz.
Kayıplar bulunsun, failler yargılansın.

 

‘Nihat Aydoğan 24 kasım 1994 sabahı Mardin’in Midyat ilçesinde ki evi askerler ve korucular tarafından basılarak gözaltına alındı. Uzun zaman sonra kim olduğu bilinmeyen bir kişi tarafindan Aydoğan’ın ailesini aranarak Nihat Aydoğan’ın bırakıldığı söyleniyor. Ancak uzun zaman geçmesine rağmen Nihat Aydoğan’dan bir haber alınamıyor. Nihat Aydoğan’ın eşi savcılığa gidip şikayet dilekçesi verdiğinde ise savcının ‘git eşini dağda ara bizde değil’ demesi üzerine Halime Aydoğan eşyalarını ve hayvanlarını satıp İstanbul’a yerleşiyor.’

Önceki

Eve traktör girdi

Sonraki

''Korkarım, er ya da geç Türkiye'deki milliyetçi güçler, İran ve Kuzey Kore'de olduğu gibi saldırılmaz olabilmek için nükleer bombaya başvurur''